|


MESAJ KUTUSU

ZİYARETÇİ DEFTERİM

Ziyaretçi Defterime Bir Şeyler Yazmak için Tıklayın...
Yorum yazmak
ayrıcalıktır...
 |
« Önceki |
PROTOKOL E GİRDİM DİYE SEVİNENLERİN DİKKATİNE
PROTOKOL dilimize eski Latince ve Yunancadan geçme bir sözcük ! Daha doğrusu : 'Proto' ve 'Kolos' sözcüklerinin birleşmesinden türeme bir deyim...
Lugat anlamıyla 'Proto' birinci demek.. 'Kolos' ise götün çoğulu. Sözcük anlamlarını birleştirdiğimizde ise deyimin tam karşılığı 'Önde Gelen Götler' olarak karşımıza çıkıyor.
'Kolos' sözcüğünün zamanla çoğul eki olan (os) deyimden atılmış, geriye 'Protokol' yani 'önde gelen göt' lafı kalmış.
Toplum içinde yükselip de protokole giren bazılarının zamanla '*ö*ü*ün kalkması' da bundandı r..
SİYASETLE İLGİLENMEYEN AYDINLARI BEKLEYEN KAÇINILMAZ SONUÇ, CAHİLLER TARAFINDAN YÖNETİLMEYE RAZI OLMAKTIR. EFLATUN-
TERCÜMAN GAZETESİ SIRRI YÜKSEL CEBECİ'NİN BUGÜNKÜ YAZISI
ALLAH BUNLARI YAZDIRMASIN
2029 yılındayız. Ben 18 yaşına girdim. Sen ise 41'indesin. Kızın olarak sana bir çift sözüm var baba, lütfen beni dinler misin? Bizim bayrağımızda sizin zamanınızda 'ay-yıldız' varmış, neden şimdi haç işareti ve anlamını bilmediğimiz renkler var baba? İki arkadaş okulda tavan arasında eski bir atlas bulmuştuk, o atlasta gördük, daha önce Edirne'den Kars'a kadar Türkiye toprağı imiş, şimdi neden o haritanın 1/5'ine Türkiye diyoruz? Filistinlilerin zamanında topraklarını parça parça satarak İsrail'in kurulmasına sebep olduklarını hiç mi bir yerde okumadınız da, topraklarımızı sattırıp şimdi bu ufacık alana bizi hapsettiniz? Siz atalarınızdan böyle mi aldınız bu toprakları, emaneti böyle mi korudunuz? Günden güne topraklarımız satılırken siz uyuyor muydunuz baba? Baba, küçükken herkesin beni Aybüke diye çağırdığını hatırlar gibiyim. Şimdi neden bana Angel diyorlar, kulağıma Angel ismini ezanla sen mi söyledin? Bizim evin önünden tanklarla geçen Amerikan askerleri kim baba? Her gün bize hakaret ederek ve sizi her gördükleri yerde coplayarak demokrasi mi getirdiler baba? Bize okulda demokrasinin tanımını daha farklı öğrettiler sanki Elime geçen gün bir kitap geçti baba, senin gençliğinden kalan. Biz Ankara'ya taşınmazdan önce memleketimizin ismi Gaziantep'miş ve 6317 şehit vererek "Gazi"lik unvanını kazanmış. Neden şimdi oraya Kürdistan diyorlar baba.? Baba, hani sizlere Kürtlerle Türkler kardeştir demişler, peki kardeşlerim neden bizi öldürüp ülkemizde ayrı devlet kurdular? Şimdiki Kürdistan toprağında yer alan Süleymaniye'de askerimizin başına çuval geçirmişler ve sen o dönemde gençtin, hiç mi kanın donmadı baba? Neden hesap sormadınız bunları görmezden gelen yöneticilerinize? Türk'üm demek suç mu? BABA, Türkiyeli ne demek, biz Türk çocuğu değil miyiz, soyumuz belli değil mi bizim? O kitapta okumuştum, "Ne mutlu Türk'üm diyene" yazıyordu. Peki, baba ben neden mutlu değilim. Türk'üm demek suçsa ve kötü bir şeyse, siz eskiden neden söylerdiniz? Baba, biz Kurtuluş Savaşı denen bir şey yaşamışız, kitaba göre dünyanın gördüğü en şanlı savaşmış ve o savaşta 4 milyon şehit vermişiz. Madem bu vatandan bu kadar kolay vazgeçecektiniz de neden o kadar şehit verdiniz? Hiç mi kitap okumadınız, hiç mi sizi uyaran olmadı, hiç mi göremediniz ülkemizin peşkeş çekildiğini, eğer farkında olduysanız ve duygusuzca evinizde oturduysanız sizin o hainlerden ne farkınız kaldı? Allah'ın huzuruna hangi yüzle çıkacaksınız baba? "Vatan sevgisi imandandır" diye bir hadis varken hadi diyelim ki Türklüğünüzden vazgeçtiniz, bari İslam'ın emrine uysaydınız. Ne zaman titreyeceksiniz? SENİN eski cd'lerden dinledim baba, bizim de bir İstiklal Marşımız varmış, o marşı yalnızca körü körüne ezberlediniz mi? Atalarımız sizi her fırsatta uyarmış, demiş ki, "Ey Türk titre ve kendine dön." Baba ne zaman titreyeceksiniz, Ankara'yı da kaybettikten sonra mı? Bundan 13 yıl önce titremediyseniz eğer artık hiç bir şey titretemez sizi. Baba, sen son bağımsız olan Türkiye Cumhuriyeti'ni gördün."Ya devlet başa, ya kuzgun leşe" diyebilecek bir Hasan Tahsin, bir Şehit Şahin, bir Sütçü İmam yok muydu aranızda? Yazıklar olsun baba sizin gençliğinize! Bugünleri göreceğime hiç doğmasaydım baba. Türklüğünüzden utanmadınız hiç olmazsa insanlığınızdan utansaydınız baba. Bu vatan göz göre göre altınızdan kayarken hiç olmazsa şerefinizle ölseydiniz...
"F.Durak" teşekkürler..
Türk Subayı Kimdir ?
Hakan EVRENSEL emekli bir subaydır. Güneydoğu Anadolu''da terörle mücadele etmiştir. EVRENSEL daha sonra istifa ederek, Güneydoğu Öyküleri-1,2,3 adlı üç kitap yayınlamıştır. Bu kitapta subay, doktor, hâkim, savcı ve er olarak, Güneydoğu Anadolu'da, "emperyalizmin işbirlikçisi PKK''ya karşı mücadele edenlerin mücadele anıları anlatılır. Üç kitapta defalarca basılmıştır. Şimdi üç cilt bir arada "Güneydoğu Öyküleri" adı ile yayınlandı. Oğullarının yiğitliğini anlamak isteyen bir milletin okuması gereken bir kitaptır EVRENSEL'in kitabı. Bütün kitapçılarda bulmak mümkün.
Bugün size bu kitaptan bir hâkimin anılarını aktarmak istiyorum.
Güneydoğu''nun küçük bir ilçesinde görev yapan hâkim ilçe dışındaki lojmanından görünen karakolun bir gecesini şöyle anlatır:
"Lojmanımızın balkonundan o karakol görünürdü. Yaklaşık bir aydır her istihbarat kaynağından karakolun basılacağı haberi geliyordu. Üstelik baskının şimdiye kadar yapılanlardan çok daha büyük olacağı söyleniyordu.
Yakın birliklerden timler getirildi, karakolun etrafına mayınlar döşendi, ağır silahlarla takviyeler yapıldı ve baskın beklenmeye başlandı."
"En son gelen istihbaratta baskının saati ve baskına katılacak terörist sayısı bile veriliyordu. 22.10, beş yüz terörist. Karakol o gün basılmadı."
"Bir gün sonra, bildirilen saatte cehennem başladı. Balkonumuzdan izlediğim dehşet dolu manzarada, daire haline gelmiş teröristlerin, dairenin ortasına, gecenin karanlığında ateşleri parıldayan silahları ateşlediklerini görüyordum. Karakolun, havan ve roket mermilerinin patladığı yerde olduğunu biliyorduk. Tam anlamıyla çember içine almışlardı. Lojmandan ayrılıp doğruca jandarmanın binasına gittik. Karakolun merkezi, telsizle, sürekli timlerden durumlarını bildirmelerini istiyor; dış emniyette bulunan timler de bu çağrılara cevap veriyor, havan ve uçaksavar ateşi istedikleri yerleri de tarif ediyorlardı."
"Bir süre sonra telsiz konuşmaları, timlerden birinin üzerine yoğunlaştı. Timden bir türlü cevap alınamıyordu. Üst üste, defalarca çağrı yapılıyor ancak bir türlü timle irtibata geçilemiyordu. Konuşmaları takip eden askerler timden ümitlerini kesmişlerdi. Ama bir yandan da çağrılar devam ediyordu. Bir saat kadar sonra, telsizden bitkin bir ses duyuldu: "Yaralılarım var, yaralılarımı alın." Tüylerimiz diken diken olmuştu. Hemen cevap verildi. "Tamam, Suat 3, sakin olun, az sonra birlik çıkacak."
İlk yaralı haberi, bu saatlerdir aranan timden gelmişti. Tim komutanı konuşurken arkadan silah sesleri duyuluyordu. Herkes bu sözler üzerine yorum yapıyordu. Telsizin başındaki tim komutanlarından biri, bu timde şehit olduğundan emindi. Merkezden tekrar çağrı yapıldı. "Suat 3, irtibatı kesme. Sakin olun!" Cevapta bir değişiklik olmadı : "Yaralılarım var. Kan kaybediyorlar. Yaralılarımı alın!"
"Ve tam bir buçuk saat, beşer dakika arayla Suat 3 kodlu timle muhabere aynen bu sözlerle sürdü : "Yaralılarımı alın", "Sakin olun, geliyoruz." Hepimiz o time kimsenin yardıma gidemeyeceğini çok iyi biliyorduk. Karakola düşen mermi sayısında azalma olmuyor, aksine, takviye alan teröristler baskının şiddetini gittikçe artırıyorlardı. Kimsenin, değil karakolun dışına çıkmak, mevzi değiştirebilecek fırsatı dahi olmadığı apaçıktı."
"Bir süre sonra, Suat 3''ün telsizinden hırs dolu kelimelerini işittik: "Hemen gelip yaralılarımı almazsanız, karakola dönüp bölüğü tarayacağım."
Hepimiz şok olmuştuk. Hemen tabur komutanı devreye girdi. Hemen hemen aynı sözcüklerle tim komutanına sakin olma çağrısı yaptı. Ama işe yaramıyordu. Tim komutanı "Yaralılarımı alın!" dışında başka bir şey demiyordu. Tabur komutanının da telsizi bırakmasıyla, bir saat kadar daha tim komutanından ses çıkmadı. Birer dakika arayla yapılan yoğun çağrılara cevap vermedi. Hepimiz tim komutanının da şehit olduğunu düşünüyorduk. İçim burkuluyor, başım dönüyor, tanık olduğum bu anlardan nefret ediyordum. Telsizin başına tim komutanının okuldan devre arkadaşı geldi. Son bir ümitle eline mikrofonu alıp, cevap beklemeden, telsizin kodlarını da kullanmadan, konuşmaya başladı : "Devrem ben Hüseyin. Geçmiş olsun devrem. Biraz daha dayan olur mu? Bak destek timleri yola çıktı. Sana doğru geliyorlar. Devrem aman pes etme olur mu?"
"Telsizin mandalını bırakıp beklemeye başladı. Hepimiz Motorola marka, duvara monteli telsiz cihazının hoparlör kısmına gözlerimizi dikmiş bekliyorduk. Ve konuştu : "Devrem, bölük komutanı nerde?" Hepimiz derin bir "Oh!" çektik. Telsizden, "İzinde devrem" yanıtı verildi. Suat 3, artık tükenen bir sesle konuşmayı sürdürdü: "Ne olur yaralılarımı alın. Bende yaralıyım."
"O ana kadar kendisinin de yaralı olduğunu söylememişti. Hepimiz donup kalmıştık. Telsizin başındaki devre arkadaşı da bu sözü üzerine mikrofonu fırlattı ve odadan çıktı. Ben kapının hemen eşiğinde ayakta duruyor, duyduklarım ve gördüklerimle bir tarihe tanıklık ettiğimi düşünüyordum. "Ben de yaralıyım" dan sonra yine ses kesildi. Sabaha kadar hiç konuşmadı Yüzlerce kez yapılan çağrılara cevap vermedi. Artık onun şehit olduğuna ben de inanmıştım."
"Gün ağarırken hepimiz yorgun düşmüş, telsizden yapılan "Suat 3, Konuşan Suat, Cevap ver!" çağrısından bıkmış halde bir köşede yığılmışken, birden telsizin mandalına basıldığını fark ettik. Telsizden silah sesleri geliyordu. Ve on on beş saniye sonra hayatım boyunca unutamayacağım bir İstiklâl Marşı dinlemeye başladım. Mandala sürekli basıldığı için bütün telsizlerin konuşma imkânı durmuştu."
"Çatışmanın altında yaralı bir tim komutanının, makamıyla söylediği İstiklâl Marşı'nı dinliyordum. Gözlerim dolmuştu. O ana kadar duyduğum en güzel İstiklâl Marşı''ydı. Birinci dörtlüğü bitirdi. İkinci dörtlükte sesi çatallaştı. Kelimeler uzadı. Ama marşı söylemeyi bırakmadı. Bozuk bir ses tonuyla, kendini zorlayarak okumaya devam etti. Marşı bitirdiğinde, ben de bitmiştim. Hemen orayı terk ettim."
"Bir daha onun sesini hiç duymadım. Toplam 22 şehidin verildiği o baskın gecesinde, vücuduna saplanmış 7 merminin acısıyla söylediği İstiklâl Marşı''nı ruhuma işleten tim komutanının ölmediğine ise hâlá inanamıyorum. "
Hâkimin anıları burada sona eriyor. İşte benim Türk subayından anladığım budur. Vücudunda yedi mermi olduğu halde makamı ile İstiklâl Marşı söyleyen adamdır.
"F.Durak" teşekkürler.
ŞEHİDİM ANNEM
Davullarla, zurnalarla uğurladın beni Asker Ocağına, elimde bir valiz, bir de ceketim vardı.
Kalın kazaklarımı koymuştun; oğlum oralar soğuk olur, üşütme diye.
Ana kucağı derler Asker Ocağına. Gerçekten öyleymiş. Üşümüyorum annem.
Demiştin ya kendine iyi bak oğlum diye, babama da söyle; insan tek kalınca üzülür, içlenirmiş
Biz burada binleriz, on binleriz annem. Hepimiz ana baba çocuğu, Askeriz, MEHMETÇİĞİZ annem... Dağlarımızı saran çakallardan temizlemeğe çalışıyoruz annem,
Yıllarca Kardeş bildiklerimizde, belki aynı fırından ekmek yediğimizden,
Aynı vatanın havasını yıllar yılı soluduğumuzdan,
Şimdi nifak tohumları ekenlerin hizmetinde olanlardan,
Biz dimdik ayakta, çakı gibi askeriz. NEFERİZ ANNEM...
Az kaldı annem.30 gün... Sonra hep birlikte olacağız. Vatan borcumu bitirip sizlere kavuşacağım.
Annem, benim pamuk annem babama söyle kurbanımı, aslan oğlunun koçunu unutmasın...
Buralarda düşman uyumuyor annem. Gecemiz gündüzümüz kalmadı, Sakın, sakın şikayet ettim zannetme... Biraz önce postallarımı boyadım, silahımı temizledim. Vatan toprağında, Şırnak' ta Nöbetteyim, beklemedeyim, sınırdayım annem...
Birkaç gündür yoğunlaştı it sürülerinin saldırıları annem,
Ama sen üzülme, ağlama annem, beni bugünler için yetiştirmedin mi?
Hani çok sevdiğim siyah montum vardı ya; sakın kimse giymesin diye tembihlediğim.
Kardeşim, Ahmet'im çok severdi, bırak giyinsin... kader bu belki döner, belki hiç dönemem..
Yirmi kişiyle uğurladığın, hasretiyle yandığın, ASKER oğlunu belki binlerle karşılayacaksın Annem...
Haziran 1995 gece yarısı, saldırıya uğradım, Kurşun yedim, Ölmedim annem.
Parola VATAN, İşareti NAMUSTUR derdin. Namusum uğruna can verdim annem.
Bana verdiğin tertemiz, helal sütüne layık olmaya çalıştım, düşmana, kalleşe yol vermedim
Ben ölmedim annem. Metinler, Mehmetler, Ahmetler Süleymanlar, Yunuslar, Yusuflar...
Kısaca MEHMETÇİKLER ölmez. Hakkını helal et benim canım annem...
Annem; YARİME söyle beni beklemesin, karalar bağlamasın beyaz duvak yerine,
Bana kısmet değilmiş onunla bir yuva kurup, aynı yastığa baş koymak, çocuklarımızı büyütmek...
Annem söyle ona; dünyada istediğim tek şey; işten geldiğim zaman evimin kapısını onun açmasıydı...
Söyle ki; ondan ve hayallerimden ayrılmama sebep olanlar, Mardin'de, Şırnak'ta ve Ankara'dalar...
Benim milletimi temsil ediyorlar mecliste. Çakallar düz ovaya indiler, siyaset yapıyorlar annem...
Biz askerlikten kaçmadık, Kantinde askerlik yapmadık,
Düzmece rapor alıp, askerlikten de muafta tutulmadık.
Biz, Biz hiçbir zaman YAN GELİP Yatmadık, KELLE olmadık, ŞEHİT olduk annem...
Al Bayraklara sarılı, küçük bedenlerimizle dev olduk, geçit vermedik.
Biz Vurulduk ama BİTMEDİK annem...
Bayramlarda elini öpmeğe gelemiyorum, Üzülme Annem, ama sen sakın beni ziyaretsiz bırakma, Biliyorsun ŞEHİTLER; Şehit olunca değil, UNUTULUNCA ÖLÜRMÜŞ, sen sakın beni unutma!!!
Başını dik tut, Onurlu, gururlu ol, sen ŞEHİT annesisin... Ağlayıp, kalleşleri sevindirme...
Üzülme, ben hep sizinleyim; otobüste, dolmuşta, evde ve dükkânda... Kısaca Yüreğinizdeyim...
Bekleme beni güzel annem... sizlere hem çok yakın hem de çok uzaklardayım...
Dönemem, gelemem, sizleri bir daha göremem annem... Sana sarılıp artık öpemem.
Hakkını helal et annem. Sen de; vatan toprağım, güzel insanlarım...
Dedim ya; Ben ŞEHİDİM, Bingöl Dağlarında, Gabar'da, Şırnak' ta, Nusaybin'de, Van'da,
Vatanın her karışındayım. Artık Tüm Türkiye'nin Şehidiyim...Görevimi tamamladım annem...
Evim, artık EDİRNEKAPI şehitliği... Mermerden Mezar taşım. Başucumda iki resim; biri Ay yıldızlı bayrağım, diğeri benim resmim. Üstünde al al açan çiçeklerim. Toprağa düştüm Çiçek oldum... Çiçeklerimi soldurma annem...
"Alıntıdır." Yazan: Gülfüz SARIÇAM
İncinin Öyküsü...
Okyanusun dibinde yatan bir istiridye, su üzerinden akıp geçsin diye, kabuğunu açmış. Su içinden geçerken, solungaçları yiyecek toplayıp midesine gönderiyormuş. Aniden, yakınındaki bir balık, bir kuyruk darbesiyle kum ve çamur fırtınası yaratmış. İstiridye de kumdan nefret edermiş;
zira kum öylesine pürüzlüymüş ki kabuğunun içine kaçarsa son derece rahatsız olurmuş. İstiridye derhal kabuğunu kapamış ama çok geç kalmış;
Sert ve pürüzlü bir kum taneciği içeri girip, iç derisi ile kabuğun arasına yerleşmiş. Kum tanesi istiridyeyi ne çok rahatsız ediyormuş. Ama, kabuğunun içini kaplaması için kendine verilmiş olan salgı hücresini hemen çalıştırarak, minik kum tanesinin üstünü kaplamaya başlamış;
ta ki, nefis, parlak ve düzgün bir örtü oluşana kadar...
İstiridye, yıllar yılı, minik kum taneciğinin üstüne katlar eklemeye devam etmiş ve sonunda müthiş güzel, parlak ve son derece değerli bir inci oluşmuş.
Karşı karşıya olduğumuz problemler bu kum taneciğine benzer, bizi rahatsız ederler ve niye bize bu derece eziyet çektirip asabileştirdiklerine şaşarız;
fakat ;
Azmin getirdiği cesaret ve kuvvetle, sorunlarımızın ve zayıflıklarımızın üstesinden geliriz. Daha alçakgönüllü, isteklerimizde daha ısrarlı, çevremizdekilere daha yakin, daha akilli ve sorunlarımıza karşı daha dayanıklı hale geliriz. Gizli gücümüzle, yaşamımızdaki pürüzlü kum taneciklerini, bize kuvvet veren ümit ve ilham kaynağı olan değerli incilere dönüştürürüz...
Ümitsiz olmayın Ümit SİZ olun...
Nancy: Türkiye ile işimiz bitti
Ermeni yalanlarına sahip çıkan ABD Temsilciler Meclisi Başkanı,
“Türkiye’nin stratejik önemi soğuk savaştan önceydi” dedi.
Ermeni yalanı 22 Kasım’dan önce genel kurulda Nancy Pelosi: Türkiye ile işimiz bitti ABD Temsilciler Meclisi Başkanı “Türkiye’nin Soğuk Savaş’taki stratejik konumu... Bu, eski Sovyetler Birliği’nden önceydi” ifadesini kullandı.
Ermeni tasarısını genel kurula, 22 Kasım’dan önce getireceğini belirten ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi,
“Ben daha önce de komiteden geçerse tasarıyı genel kurula getireceğimi söylemiştim” dedi.
ABD Kongresi’nde bir basın toplantısı düzenleyen Nancy Pelosi, “Kimileri sizin bu tasarıyı genel kurula şimdi getirmeyeceğinizi söylüyordu.
Buna ne diyorsunuz?” sorusu üzerine, “Hayır. Bu komiteden çıkarsa genel kurula gidecek demiştim. Şimdi komiteden çıktı ve genel kurula gidecek” diye konuştu.
Türkiye’den gelen tepkilere ilişkin sorular üzerine Pelosi,
“Ben 20 yıldır kongredeyim. 20 yıldır herkes aynı şeyi söylüyor. Türkiye’nin Soğuk Savaş’taki stratejik konumunu. Bu, eski Sovyetler Birliği’nden önceydi. O zaman Türkiye’nin stratejik konumu ve ilişkilerimiz için bunu geçiremedik. Daha sonra 1. Körfez Savaşı geldi. Sonra başkan Bill Clinton döneminde uçuş hakkı ve boru hattıydı. Şimdi 2. Körfez Savaşı diyorlar. Neden şimdi?
Çünkü zamanı şimdi. Bunun gündeme gelmesi için zaman hiç uygun olamadı. Demokrat Parti liderliğinde hepimiz bu konuya destek verdik” dedi.
Pelosi’nin, Ermeni iddialarından üzerinde anlaşılmış “tarihsel bir gerçek” gibi söz ettiği görüldü. Pelosi, “Soykırım olurken, bizim diplomatlarımızın raporlarına göre, Ermeni ırkının ortadan kaldırılmasına yönelik bir plan vardı” biçiminde ifadeler kullandı.
Osmanlıyla ilgili Türkiye’nin olası tepkisine ilişkin sorular üzerine Pelosi,
“ABD ve Türkiye çok güçlü ilişkilere sahip. Karşılıklı çıkarlara dayalı. Ben, Türk hükümetine saygılarımı sunuyorum, bizim sürekli karşılıklı çıkarımızın, bu ilişkiyi büyütmemizi sağlayacağına inanıyorum. Bu konu (Recep Tayyip) Erdoğan hükümetiyle ilgili değil. Bu, Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili” dedi.
İnsan verdiklerinin karşısında hiçbir şey beklemez ve istemezse,
hiçbir zaman aldatılmış ya da hayal kırıklığına uğramış durumuna düşmez
Hepimiz Ermeniyiz hepimiz Hrant Dink'iz diyen öküzoglu öküz Türk geçinen zır cahiller' e
Yer: Azerbaycan, Hocali 26/02/1992
Elleri bir ağaca arkadan bağlanan hamile bir kadının başına dikilmiş olan iki Ermeni yazı tura atıyordu. Bu kanlı kumarı yaklaşık 100 yıl önce Anadolu toprağında Kars'ta Ağrı'da Van'da Erzurum'da da ataları oynamıştı. Onlardan duymuşlardı. Karni burnunda çaresiz bir Azeri kadının doğumu oldukça yakın görünüyordu. Çaresiz kadın bir hazan yaprağı gibi titriyordu. Elbiseleri yırtık, ayakları çıplaktı... Ermenilerin uzun boylu olanı elindeki AK-47 model Rus yapımı otomatik tüfeğinin namlusuna monte edilen seyyar kasaturayı çıkartırken, diğeri elindeki demir parayı havaya attı
:-Akçik, manç?.. (Kız mı, oğlan mı?)
-Akçik... (Kız)
Bu cevap üzerine 'oğlan' diyerek bahse giren Ermeni, elindeki kasatura ile hamile kadının karnini bir hamlede yarıp çocuğu çıkarttı. Kan bürülü gözleri bebeğin kasıklarına kilitlendi.
-Tun sahetsar, inger... (Sen kazandın, yoldaş)
-Yes sahetsapayts ays bubriki inç bes bidigisdana... (Ben kazandım ama bu bebek nasıl beslenecek?)
-Mayrigi bedge gisdatsine. (Annesi besleyecek elbette)
Bunun üzerine daha kısa boylu olan Ermeni, bir hamlede kasaturaya geçirdiği bebeği annesinin göğsüne yapıştırdı:
-Mayrig yerahayin zizdur. (Çocuğa meme ver)
Ayni dakikalarda Hocali'nin başka bir semtinde tek kale futbol maçı hazırlığı vardı. İki kesik Azeri kadın basını kale direği yapmışlar, top arayışına girmişlerdi. Başı tıraşlı bir çocuk bulup getirdiklerinde ise Ermeni çeteci sevinçle bağırdı:
-Asixn ma/,çimi yev bizdige, aveg gindirnadabidi. Gidiresek... (Bu hem saçsız hem de küçük, iyi yuvarlanır. Kopartın...)
Ayni anda çocuğun gövdesi bir tarafa, başı da orta yere düşmüştü...
Ermeniler zafer naraları! atarak, kanlı postalları ile kesik çocuk basına vurarak kanlı bir kaleye gol atmaya çalışıyordu.
Bu iki olay Hocali'da bundan çok değil yalnızca 14 yıl önce yasandı. Her iki olay da ermeni çetecilerin katliamlarına bizzat şahit olan görgü tanıklarının anlatımlarıdır.
Ne yazık ki 26 Şubat 1992 günü binlerce Azeri türlü yöntemlerle vahşice katledilmiştir. Ajanslar, katliam haberini bütün dünyaya hızla geçerken, arşı titreten ağır bir vahşet yaşanan Hocali halkından geri kalanlar ise çaresizlik içinde kıvranıyordu.
Türkiye'de büyük bir dehşet uyandıran katliama ilişkin ilk görüntüler ise TRT aracılığı ile duyurulmuştu. Bütün olanları batılı gazeteciler, özellikle de New York Times belgeledi.
26 Şubat'ta güçlü silahlarla donatılmış Ermenistan silahlı kuvvetleri ile Hankendi'nde konuşlanmış bulunan Albay Zarvigarov komutasındaki 366'nci Rus Motorize Alayı, Hocali'ya saldırarak tarihin en vahşî katliamlarından birini yaptılar.
26 Şubat! gecesi Rus motorize alayının tanklarından açılan top ve roket saldırıları ile Hocali Havaalanı kullanılamaz hâle getirilerek kentin dış dünya ile ilişkisi de tamamen kesildi.
Savunmasız kalan kente giren Rus destekli Ermeni askerleri, çocuk, yaslı, kadın, bebek demeden birçok insanimizi vahşîce katlettiler. Ermenilerin işgal ettikleri Hocali'da dehşet verici olaylar yasandı.
Canlı canlı insanların kafa derilerini yüzdüler,
Sağ olarak ele geçirdiklerini ise sistematik bir işkenceye ve tıbbî deneylere tâbi tutarak, insanlık dışı muamelelere maruz bıraktılar.
Hızar ve testereler ile diri diri insanların kol ve bacaklarını kestiler.
Genç kızların önce saçlarını, sonra da kafa derilerini yüzdüler.
Babanın gözü önünde evladını, evladın gözü önünde babayı kurşunlara dizdiler.
Kesik kafaları sepetlere doldurdular.
Peki neydi bu düşmanlık?
Ermenistan'daki okul duvarlarında asılan haritalarda Türkiye'nin 12 ili yer almaktayken, Ermenistan'ın bayrağında Türkiye hudutları içindeki Ağrı Daği'nin resmi varken, Ermenistan Millî Marşı'nda 'Topraklarımız işgal altında, bu toprakları azat etmek için ölün, öldürün' denmekteyken, başkaca bir neden aramaya zaten gerek yok sanırım.
Dağlık Karabağ Bölgesi'nde bulunan Hocali'ya, eski Sovyet İttifakı Silahlı Kuvvetleri'ne ait 366.Alay'ın desteği ile Ermeni Silahlı Kuvvetleri tarafından düzenlenen saldırılar sonucu 613 Azerbaycan Türk'ünün hayatini kaybettiği resmî olarak açıklandı. Ancak kayıp sayısının bu rakamların çok çok üstünde olduğu bilinmektedir.
56 hamile kadın karnı yarılmış durumda bulunmuştur.
Bu alçak saldırıda 487 kişi ağır yaralanırken, 1275 kişi ise rehin alinmiş, geri kalan nüfus da bin bir zorlukla canını kurtarmış ancak bu olayın tahribatından ruhları ve hafızaları asla bir daha kurtulamamıştır.
Şahitlerin anlattıklarını dinleyenler önce kulaklarına inanamadı.!
Fakat katliam sonrası Hocali'ya girdiklerinde ise, görgü tanıklarının abartmadığını kısa sürede anladılar. Hocali'da katliam bölgesini gezen Fransız gazeteci Jean-Yves Junet'nin gördükleri karsısında söyledikleri, katliamın boyutunu da anlatıyordu:
'Pek çok savaş hikâyesi dinledim. Faşistlerin zulmünü işittim, ama Hocali'daki gibi bir vahşete umarım kimse tanık olmaz' Peki 26 Şubat 1992 günü yaşanan bu katliamın emrini kim vermişti; Ermenistan Devlet Başkanı sıfatını taşıyan Robert Koçaryan denilen kirli katilden başkası değildi. Yaptığı terör faaliyetlerinin oranı nispetinde terfi eden Tasnaksutyun örgütü liderlerinden Robert Koçaryan, 20 Mart 1996'da Ermenistan Başbakanı oldu.
Karabağ'da barış istediği için aşırı milliyetçilerin tepkisine daha fazla direnemeyen Levon Ter Petrosyan istifa edince de 30 Mart 1998 yılında ondan boşalan Devlet Başkanlığı koltuğuna,'Hocali Katliamı' baş sorumlusu olan azılı terörist Robert Koçaryan oturdu.
Ermeniler Türk hamile kadınlarına tecavüz edip karnini hamile olduğu halde tas ile doldurup öldürmüşler ve küçük Türk kızlarına tecavüz edip öldürmüşlerdi.
Ülkemizde sadece 1 Ermeni öldürüldü diye yürüyüş yaptılar ve o kadar araştırdılar ama hiç bir insan kalkıp ta bu masum insanlara işkence edilip öldürüldükleri için yürüyüş yapmadı...
Yazıklar olsun ...
"Basından alıntıdır."
GÜNERİ CİVAOĞLU'ndan***** AL SANA BELGE***** Ermenistan'ın ilk Başbakanı OVANES KACAZNUNI'nin İtirafları
Güneri CİVAOĞLU Bugün
Al sana belge
Önceki gün bu sütunda çıkan "Ermenistan'ın ilk Başbakanı Ovanes Kaçaznuni'nin itiraflar" yazısı yankılar yaptı. Çok sayıda mesaj aldım. "O günkü Milliyet'te okumamış olanlar için bu itirafların yeniden yayımlanmasını" istiyorlardı. Yazıyı tekrarlamayayım. Ancak... Ermenistan'ın ilk Başbakanı Kaçaznuni'nin 1923'te toplanan Parti (Taşnaksutyun) Kongresi'ne raporundan -sadece- en önemli satırları -yeniden- yansıtıyorum...
Türkler doğru yaptı 'Türklere karşı ayaklandık........ Türklerin düşmanı İtilaf devletlerinin kampındaydık. Türkiye'den "Denizden denize Ermenistan" istiyorduk. Öldük ve öldürdük... "Tehcir" doğruydu ve gerekliydi.... Gerçekleri göremedik, olayların sebebi biziz. Türklerin milli mücadelesi haklıydı. 1915 yaz ve sonbahar döneminde "Türkiye Ermenileri" zorunlu bir "tehcire" tabi tutuldu. Türkler, ne yaptıklarını biliyorlardı ve bugün pişmanlık duymalarını gerektirecek bir husus bulunmuyor. Bu yöntem en kesin ve uygun olanıydı. Kaderden şikâyet etmek ve felaketlerimizin sebeplerini kendi dışımızda aramak, acıklı bir durumdur. Bu bizim (hastalıklı) milli psikolojimizin karakteristik bir özelliğidir ve Taşnaksutyun Partisi de bundan kaçamamıştır.
MEDYA IÇIN BÜYÜKELÇI
ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nde "Türkiye'de Ermeni kıyımı yapıldığı" iddiasını yansıtan karar tasarısı ne yazık ki kabul edildi. Komiteye, keşke "Belge mi arıyorsunuz, alın size belge" denilerek, 1923'te Ermenistan'ın ilk Başbakanı Ovanes Kaçaznuni'nin Ermeni Taşnaksutyun Partisi Kongresi'ne bu raporu dağıtılmalıydı. ABD'nin büyük gazetelerinde de tam sayfa ilan olarak yayımlanmalıydı. Büyük ve etkin televizyonlara verilmeli, haberlerde, programlarda tartışılması sağlanmalıydı. "Tanıtım", sadece deniz, güneş, kum ve tarihi eserler debildir. Tanıtım fonlarının bu ulusal konuda da kullanılması gereklidir. Önümüzde Temsilciler Meclisi Genel Kurulu var. Tasarının, Temsilciler Meclisi'nde kabul edilmesinden önce bunları yapmak mümkün. ABD ile ilişkilerimizin "ambargo" nedeniyle en gergin olduğu dönemlerde, ABD medyasını iyi tanıyan, sıkı ilişkileri olan Altemur Kılıç, Milliyet Yayınları Genel Müdürlüğü'nden alınarak New York'a "ortaelçi" olarak atanmıştı. Görevi; medyaya odaklanmaktı. Bu atama, sağcı Kılıç'ın demokratik sol Ecevit'le dünya görüşleri taban tabana zıt olduğu halde yapılmıştı. Değil ABD'den büyükelçi geri çekmek, Türkiye, 1970'lerde Ecevit'in yaptığı gibi medya ilişkilerine odaklanmak üzere ortaelçiler, tanıtım ataşeleri atamalıdır.
İTİRAFIN KİTABI
Okuyucular mesajlarında, Ovanes Kaçaznuni'nin "Türklerin tehcir kararı doğruydu" itiraflarını yansıtan raporu ve bunun kitabını nereden bulabileceklerini soruyorlar. Kitap, Mehmet Perinçek'in araştırmasıdır. Kaynak Yayınları tarafından yayımlandı. 18'inci baskısı kitapçılarda. Adı; "Ermeni Taşnak Partisi'nin Yapacağı Bir şey Yok. 1923 Parti (Taşnaksutyun) Kongresi'ne Rapor." Ayrıca... Türk Hava Kurumu'nun isteği üzerine 2 bin adet daha basılmış. Genelkurmay Başkanlığı'na, Kuvvet Komutanlıkları'na, Milli Savunma Bakanlığı'na, TBMM'ye, Türk Dil Kurumu'na, Atatürkçü Düşünce Derneği'ne ve tüm il ve ilçe halk kütüphanelerine gönderilmiş. Kitabın İngilizce, Fransızca ve Almancaları da mevcut. Bülent Ecevit, Demokratik Sol hareketin lideriydi. ABD ile kriz döneminde medya ilişkilerini kurmak üzere sağ kanattan Altemur Kılıç'ı New York'a ortaelçi olarak göndermişti. Ermenistan'ın ilk Başbakanı Ovanes Kaçaznuni'nin raporundan: "Türklerin Ermenileri tehcir kararı doğruydu."
gunericivaoglu@milliyet.com.tr
Delik
Bu dünyada iki samimi arkadaş varmış. Bunların dünya görüşleri birbirlerine tersmiş. Biri, namazında niyazında, dünya malında gözü olmadan, içki içmeden, karı kızla yatmadan camiden çıkmaz, öteki ise onun yapmadığı her şeyi yapar yaptıklarını yapmazmış. Derken sefahat düşkünü erkenden ölmüş. Aradan yıllar geçtikten sonra sofu olan da ölmüş. Sofu doğrudan cennete gitmiş. Ağaçlar altında yatıyor yiyor içiyormuş. Aklına arkadaşı gelmiş. Meleklere sormuş cehennemde olduğunu isterse ziyaret edebileceğini söylemişler Bu da kalkmış arkadaşını ziyarete gitmiş. Bir de ne görsün arkadaşının elinde nadide Fransız şarabı, koynunda cennette bile bulunmayacak derecede güzel bir kadın. Sofu hayretle "Bu nasıl iş? Sen dünyada da sefa sürdün burada da sürüyorsun. Nerede Allah'ın adaleti?" diye sormuş. Arkadaşı derin bir ah çekerek "bu benim için büyük işkence" diye yanıtlamış. Sofu yeniden "bu nasıl işkence?" diye sormuş. "Sorma.." demiş arkadaşı "bu şişeyi görüyor musun? Bunun dibi delik"; "Ya o güzel kadın?" diye atılmış Sofu. Cehennemdeki arkadaşı iç çekerek "Ah, ahhh, Onun da dibinde delik yok" demiş
Nefes almamızı sağlayan, topraklarımızı, suyumuzu koruyan, binlerce canlının yaşam kaynağı, yuvası ormanlarımız sözde "yasal" yollardan satılmaya çalışılıyor. Anayasaya aykırı, ulusa ait ormanları satışa çıkararak mülkiyet hakkını hiçe sayan ve orman talanının önünü açan 2/B Orman Arazilerinin Satışına geleceğimiz ve çocuklarımız için "Hayır" diyorsanız, siz de TEMA Vakfının 2/B Arazileri Satılmasın İmza Kampanyasına
http://www.tema.org.tr/2B/
adresinden katılın.
« Önceki
|
|
Yukarı

|
|